Hakikatin ölümü: İnsan geçmişini nereye saklar?

service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala


Kuklaların ipleri kimin elinde?

Film kuklalarla açılıyor. Bir kuklanın boğazındaki kesik, daha hikâyenin başında insanın zihnine bir soru bırakıyor. Bu insanlar kendi hayatlarının öznesi miydi, yoksa başkalarının elinde hareket ettirilen kuklalar mı?

Kuklalar film boyunca yeniden karşımıza çıkarken, ihanetin de tek bir anlamı olmadığını düşünmeye başlıyoruz. Kim kime ihanet etti? Bir insan arkadaşına mı ihanet eder, inandığı davaya mı, yoksa kendi geçmişine mi?

Karabey, bu soruların yanıtlarını seyirciye vermiyor. Zaten filmin gösteriminin ardından gerçekleştirilen söyleşide, kuklaların anlamını soran bir izleyiciye verdiği yanıt da bunu gösteriyor:

“Çok güzel bir soru. Tam da istediğim buydu. Ama sizi kendi yanıtlarınızla baş başa bırakacağım.”

Yönetmenin istediği, anlatılanları olduğu gibi kabul eden bir seyirci değil. Filmi, karakterleri, hatta yönetmenin kendisini sorgulayan bir seyirci. Çünkü Hakikatin Ölümü‘nde hiçbir şey yalnızca göründüğü kadar değil. İki eski dostun karşılaşması da, geçmişin üzerini örtme çabası da, suçun ve vicdanın sınırları da…

“Bir dönemin içinden geçtik ya da o dönem bizim içimizden geçti”

Filmin merkezinde Feridun ve Timuçin var. Bir zamanlar aynı geçmişi paylaşmış iki insan. Yıllar sonra yeniden karşı karşıya geldiklerinde yalnızca birbirlerini değil, geride bıraktıklarını sandıkları hayatlarını da buluyorlar karşılarında. Birinin hatırlamak ve yüzleşmek istediği yerde, diğeri unutmak ve geçmişi yeniden kapatmak istiyor.

Mert Fırat’ın canlandırdığı Feridun, bu anlamda filmin en çetin karakterlerinden biri. Onu yalnızca iyi ya da kötü, suçlu ya da masum diye tanımlamak kolay değil. Kendi geçmişini korumaya çalışırken giderek o geçmişin içinde sıkışan bir insan.

Fırat, gösterim sonrası söyleşide Feridun’u anlatırken sözü Türkiye’nin 90’lı yıllarına getiriyor. Ankara’da yaşadığı, suikastlara, çatışmalara ve toplumsal gerilimlere tanıklık ettiği yılları hatırlatıyor.

“Biz iki oyuncu olarak zaten bir dönemin içinden geçmiştik. Ya da o dönem bizim içimizden geçmişti diyelim.” 90’lı yıllar da Türkiye’nin hafızasında böyle bir yer tutuyor. Kayıpların, faili meçhul cinayetlerin, şiddetin ve korkunun gölgesinde geçen yıllar…  Fırat, filmin en önemli taraflarından birinin insanların bir dönemin içinde hayatlarının nasıl harcandığını göstermesi olduğunu söylüyor. Üstelik bunu hamasete başvurmadan, insan hikâyesini merkeze alarak yaptığını vurguluyor.

Hainler ve kahramanlar aynı yarayı mı taşır?

Hüseyin Karabey’in filmde kurduğu dünya, ihanet meselesini de kolay yanıtlarla ele almıyor. Yönetmen, söyleşide savaşların olmadığı bir dünya hayal ettiğini anlatırken hainlerle kahramanlar arasındaki çizginin ne kadar ince olduğuna dikkat çekiyor:

“Hainlerle kahramanlar arasında çok ince bir çizgi vardır. Onlar baskıya maruz kalmış insanlardır. Birileri çözülmüştür, birileri direnmeye devam etmiştir. Ama hainler de kahramanlar da bu yaralarından asla kurtulamazlar.”

Mehmet Günsür ise Timuçin’in hikâyesinden hareketle vicdan ve sorumluluk arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Ona göre geçmişi anlatmak, yalnızca bir hikâyeyi yeniden kurmak değil, o hikâyenin gerçek hayattaki tanıklarına ve yaşanan acılara karşı da sorumluluk taşımak demek. “Her hikâyenin bir sorumluluğu var,” diyen Günsür, unutmanın karşısına hatırlamayı koyuyor. Ve belki de filmin en sarsıcı cümlelerinden birini kuruyor: “Karanlık önce seni kullanır, sonra da yok eder.” Çünkü ona göre bütün bunları unutmamak da başlı başına bir sorumluluk.

Günsür, söyleşide karakterinden söz ederken hikâyenin yalnızca Türkiye’ye ait olmadığını, dünyanın pek çok yerinde benzer karanlık dönemlerin yaşandığını hatırlatıyor.

İnsan en çok kendi hakikatiyle yüzleşmekten mi korkar?

Filmdeki hesaplaşma yalnızca iki insan arasında yaşanmıyor. Feridun ile Timuçin’in karşılaşması, giderek insanın kendisiyle hesaplaşmasına dönüşüyor. Bir zamanlar verilen kararlar, söylenen yalanlar, saklanan gerçekler yeniden ortaya çıkıyor. Ve insanın kendisini kandırabilme gücü de sorgulanıyor.

Hüseyin Karabey, romanı sinemaya uyarlarken en çok önemsediği şeyin içten ve samimi bir yüzleşme olduğunu söylüyor.

“Çünkü bazen karşımızdakini, düşman olarak gördüğümüz insanları eleştirirken kendi hatalarımızı saklıyoruz. Kendimizi yeterince eleştiremiyoruz.”

İnsan bazen hakikati bilmediği için değil, bildiği hakikatle yaşamaya cesaret edemediği için susmak zorunda kalır. Feridun’un yaşadığı sıkışmışlık da biraz böyle okunabilir. Geçmişi kapatmaya çalıştıkça geçmişin içine daha fazla çekiliyor. Kendi hayatını korumaya çalışırken, o hayatın üzerine kurulduğu zeminin ne kadar kırılgan olduğunu görüyor. Üstelik film, bu hesaplaşmayı dar bir mekâna sıkıştırıyor.

“Filmleri unutmamak için yaptığımı fark ettim”

Hüseyin Karabey’in sinemasında hafıza, geçmiş ve toplumsal yaralar yeni meseleler değil.

Ancak Hakikatin Ölümü‘nde yönetmen, bu kez geçmişin doğrudan yaşandığı bir alanı değil, yıllar sonra o geçmişle yüzleşmek zorunda kalan insanların iç dünyasını anlatıyor. Gösterim sonrası söyleşide neden sürekli bu tür hikâyelere yöneldiğini kendisinin de düşündüğünü söylüyor. “Herhâlde unutmamak için film yaptığımı fark ettim.”

Ardından ekliyor: “Çünkü unutmazsam belki gelecekte yaşayacağımız yeni travmalara bir nebze daha hazırlıklı olabiliriz diye düşünüyorum.”

Karabey de kuşaklar arasında biriken sorunlara dikkat çekiyor. Gençlere her şeyi anlatmasak bile onların bizim davranışlarımızdan, hâllerimizden bir şeyler öğrendiğini söylüyor.

Hakikat ölür mü?

Filmin sonunda da sorular bitmiyor. Timuçin’in akıbetine ilişkin belirsizlik, seyircinin zihninde başka ihtimaller doğuruyor. Yaşananlar gerçekten gördüğümüz gibi mi? Feridun’un yüzleştiği şey yalnızca eski dostu mu, yoksa kendi geçmişi mi?

Söyleşide bir izleyici, Timuçin’in Feridun’un zihninde yarattığı bir karakter olabileceği ihtimalini bile dile getiriyor. Karabey ise bu soruya kesin bir yanıt vermiyor.

Çünkü yönetmene göre filmi açıklamak, bir anlamda filmin başarısız olduğu anlamına geliyor. Önemli olan seyircinin kendi sorularını sorabilmesi.

Belki de Hakikatin Ölümü‘nün asıl meselesi burada saklı. Hakikat her zaman tek bir insanın anlattığı hikâyeden ibaret değil. Herkesin kendi geçmişi, kendi korkusu, kendi gerekçesi var.

Hüseyin Karabey’in Hakikatin Ölümü filmi, geçmişin karanlığından bugüne uzanan bu soruyu seyircinin önüne bırakıyor. Bir zamanlar aynı yolda yürüyen iki insanın hikâyesinden, bir ülkenin hafızasına uzanıyor.



Source link

Hakikatin ölümü: İnsan geçmişini nereye saklar?
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

ANW ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.