
İnsanın, insanlık tarihi boyunca kendi türüyle bitimsiz savaşları dışındaki en büyük mücadelesi doğayla, en büyük savaşı da mikroplarla olmuştur. Öyle ki tüm insanlık tarihi mikroplarla karşılıklı etkileşimlerimiz bakımından yeniden yazılabilir diye düşünenlerdenim.
Pandemiye kadar, homo sapiens mikroplarla savaşında, aşı, antibiyotik ve sanitasyon ile büyük başarı kazanmıştı. Bu pandemi de modern insanlığın “bilimsel süreçlerle” en yalın ve yoğun biçimde karşılaştığı tarihsel bir kırılma oldu. Ve bu ani tanışma, bilimin doğasına yabancı kitleler ile bilimi “mutlak doğrular bütünü” gibi sunmaya çalışan aktörler arasında iletişim kazasına uğradı.
“Süreç olarak bilim” ve “sonuç olarak bilim” arasındaki bu çatışma kamu önünde yaşandı. Oysa bilim salt bir bilgiler bütünü değil, bilgilere ulaşmak için kullanılan yöntem ve süreçtir. Trajedi matbaanın bulunuşundan bu yana insan kültüründeki en derin değişim olan “hikâye anlatıcılığının demokratizasyonu” olarak tanımlanan bir dijital devrime denk gelmişti. Ama kulağa eşitlikçi ve özgürlükçü gelse de ben bu süreci “dijital ortaçağ” olarak tanımlıyorum. Çünkü en somut, en örgütlü ve yıkıcı yan etkisi “aşı ve bilim karşıtlığı” olan bu devrim, modern tıp ve halk sağlığı açısından tarihin en büyük bilgi krizlerinden biridir. Sonuçları da orta çağdan kalma salgınların hortlaması olarak tezahür etmektedir.
***
Hikâye anlatanlar kaynak kullanmaksızın, denetlenmeksizin tüm bilgi hiyerarşisini atlatarak, artık bir pandemi sayılabilecek infodemiye yol açıyor. İnfodemi, misenformasyondan (kasıtsız bir yanlış bilgiyi yaymak), dezenformasyona (yanlış bilgilerin kasıtlı paylaşıldığı), hatta doğrudan zarar vermeye dönük malenformasyona evirildi çoktan.
İnfodemi, insanın birbiriyle ilgilenme ve ilişkilenmesinde yüzlerce yıl esin kaynağı olan mitlerden çok farklı bir bilgi yayma süreci. Bilginin tek dil ve formatta olduğu, denetlendiği, yoğun kaynak kullanımına dayanan bilgi hiyerarşisinin önemli sayıldığı zamanlarda, mesela bir önceki asırda bu mümkün değildi. Şimdi bu hem mümkün hem de sosyal medya aracılığıyla son hızla yayılıyor. Bu nedenle ne bilim ne de tıp iletişimi artık yalnızca bir veri sunma mücadelesi değil. Çünkü demokratikleşen bu alanda kazanacak olan yalnızca en korkutucu ve etkileyici hikâye olacaktır.
Bilim de tıp da muğlaktır çünkü yanlışlanabilen, güncellenen dinamik süreçlerdir. Oysa insan beyni kesinliğe yatkındır. İnsan didaktik olarak dinlediği soğuk gerçeklerden çok kendisinin de parçası olduğu hikâyelerin etkisinde kalır.
Tarih boyunca, veba salgınları, çiçek hastalığının yerküreden silinişi gibi sinematik ve destansı mücadelelere imza atan tıp, bilimler arasında toplumlar tarafından en çok baş tacı edilendir.
Tıbbın tüm gücü doğa bilimlerinden gelse de bilimden daha çok teknobilimsel bir zanaattır. Bilimin buluşlarını sağaltım ve yaşatmak için uygular.
Bilimsel buluşları da kanıt gücüne göre sınıflandırarak, kanıta dayalı tıp yaklaşımıyla en doğru kararları vermeye çalışır. Ama insan yaşatmak telaşlı bir eyleyiştir, bu nedenle de her zaman bilim kadar soğukkanlı değildir. Bilimden farklı olarak tıbbın mutlak bir ahlaki rotası vardır. Nihai amacı da bilim gibi bilmek değil yaşatmaktır. Ama yaşatmak istedikleriyle iletişimi pandemiden önce de eksik ve kusurluydu ve yaşatmak istedikleriyle duygudaşlığı yitirmişti.
Tarihsel olarak paternalist bir bilgi otoritesi gibi konumlandırılmış olan tıp, kendi ekosisteminde, kendi dili ve hiyerarşisiyle konuşurken toplumla iletişimi bir fildişi kule didaktizmine dönüşmüştü. Bir yandan da kendi başarılarıyla, paydaşlıklarıyla iyice güçlenen tıp her şeyi, ölümü, yaşamı, nasıl yaşanılacağını, ne yenileceğini, nasıl dışkılanacağını, cinsel yaşantılarımızı dahi medikalize ediyordu. Pandemik zamanda ölüm korkusuyla zombiye dönüşen toplum ile tıp arasındaki iletişim hatları iyice gerildi.
***
Toplumla paylaşılan bilgiler, kamu tarafından anlaşılması olanaksız, empatiden yoksun, sıkıcı grafikler ve istatistiklerle paylaşılıyordu. Aşıyı sunan ve pazarlayan firmaların küresel sermayenin temsilcileri olmaları da insanların kuşkularını pekiştiriyordu. Oysa devletler de endüstriden farksız ve kuralsız tüccarlardı, üstelik de bilim insanlarının başına vura vura aşı yetiştirtmeye çalışıyorlardı. Buna karşın aşı karşıtları izleyicilerine “küresel güçler tarafından kandırıldığını fark ederek uykudaki kitlelerden ayrışan seçkin azınlık” rolü veriyordu.
Ben de pandemiyle birlikte toplumla yakından tanışma fırsatı bulmuş bir hekim ve tıp alanında çalışmalar yapan bir bilim insanıyım. Hikâye anlatıcılığının önemine de hep inanırım.
Ne var ki, başka ülkelere kıyasla hem iş yükümüz hem sosyal yükümlüklerimiz ağır çektiği için buna zaman bulamıyordum. Pandemi tüm acil düğmelerime basınca, yazmaya başladım.
Pandeminin en bilinmeyen döneminde yazılmış “Korona Bir Mercek” başlıklı yazımdan; dilime pelesenk olan “korona bir mercek” cümlesi ile tek frekansta çalışan bir radyo gibiyim. Neredeyse dört ay olacak; korona kendi görünmezliğine tezat, sanki bir mercek gibi iyi kötü ne varsa büyütüp gözümüzün önüne seriyor”
Bu yazının mercek tuttukları şimdi çok daha iyi beliriyor. Bunlardan kendime aldığım en önemli notlardan biri de şu; “hakikat kendini savunur” önermesi çok klişe ve yanıltıcıdır. Hakikat bir ara açığa çıksa da en işe yarayacağı zamanda daima yalanın tozunda dumanında kalıyor.
Sokaktaki insan için hala mRNA büyük, kritik, milyonlarca yaşamı kurtaran ve kurtaracak olan buluş değil de “genetiğimizi değiştiren gizemli sıvı “olarak kaldığı sürece biz iyileştirmek ve anlatmak savaşını kaybetmiş sayılırız. Üzerimize doğru gelen bir tren var ve hızla yaklaşıyor, bilim ve tıp ya o trene binecek ya altında kalacak. Ya yeniden ve güncellenerek toplumla iletişimi ve güveni kuracak ya da fısıltısını duyanlardan başkasına yararı olmayacak.