CERN’de portal mı açıldı? CERN bu yüzden mi kapatıldı?

service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala


Çünkü bu devasa makinenin, teknolojinin sınırlarını zorlayarak çok daha fazla çarpışma üretecek Yüksek Parlaklıklı LHC’ye (HL-LHC) dönüştürülmesi, gelecekteki yeni fizik araştırmaları için oldukça önemli. Proton çarpışmaları durdu, evet, ama bir portal açıldığı için değil; başta ATLAS ve CMS deneylerinin dedektörleri sökülüp yenileriyle değiştirileceği, tünelin bir kilometreden fazlası baştan inşa edileceği için. 2030’da Büyük Hadron Çarpıştırıcısı yeniden çalışmaya başladığında, evren hakkında bugün soramadığımız soruları sorabileceğiz. Yani “kapatamadıkları” şey aslında planlı olarak, kendi elleriyle, takvime tam uyarak kapattıkları bir çarpıştırıcıydı. Gelin CERN etrafında dolaşan safsataları tek tek, fiziğin diliyle ele alalım.

Safsataların en eskisi kara delik korkusudur: LHC’nin Dünya’yı yutacak bir kara delik yaratacağı. Doğrusu şu: Teorik olarak mikroskobik bir kara delik oluşsa bile, Stephen Hawking’in gösterdiği radyasyon yüzünden saniyenin milyarda birinden çok daha kısa sürede buharlaşıp yok olurdu. Ama asıl cevap gökyüzünde. Uzaydan gelen kozmik ışınlar, atmosferimizdeki atom çekirdekleriyle sürekli çarpışıyor ve bu çarpışmaların bazıları LHC’den kırk kat daha yüksek enerjili. Yani doğa, LHC’nin yaptığından çok daha şiddetli çarpışmaları milyarlarca yıldır, her saniye, başımızın üstünde gerçekleştiriyor. Eğer bu çarpışmalar tehlikeli kara delikler üretebilseydi, Dünya çoktan yutulmuş olurdu ve biz bunu konuşuyor olmazdık. Varlığımızın kendisi, en güçlü güvenlik kanıtıdır.

PORTAL İDDİASI

İkinci safsata boyutlar arası portal iddiasıdır; “bilim insanları başka bir boyuta kapı açmaya çalışıyor” cümlesiyle dolaşır. Oysa LHC’nin yaptığı tek şey, protonları ışık hızına çok yaklaştırıp çarpıştırmak ve ortaya çıkan enerjinin yeni parçacıklara dönüşmesini izlemektir. Bu, Einstein’ın E=mc² denkleminin gündelik pratiğinden başka bir şey değildir; enerji maddeye, madde enerjiye dönüşür. Fizikçiler bazen “ekstra boyutlar” der, ama bu matematiksel bir modeldir, bir kapı değil. Teknik bir terimin gündelik dile portal diye sızması, komplonun en sevdiği numaradır: Anlamı bilinmeyen bir kelimeyi alıp ona büyülü bir kılıf giydirmek.

Üçüncü ve modern safsata ise “Mandela etkisi”: CERN’in zaman çizgisini kaydırdığı, hatırladığımız gerçekliğin değiştiği iddiası. Bir marka isminin ya da bir film repliğinin yanlış hatırlanması, hafızanın kusuru olarak açıklanır; hafıza bir kayıt cihazı değil, her hatırlayışta yeniden kurulan bir inşadır. Ama komplocu, kendi belleğinin yanılabileceğini kabul etmektense koca bir çarpıştırıcının evreni yeniden yazdığını düşünmeyi yeğler.

Bu insanları “mistik paranoyak” diye adlandırıyorum, çünkü zihinlerinde fizik yasaları değil, gizli anlamlarla dolu büyülü bir evren var. Geçenlerde biri bana uzaylıların insanlara çip taktığını söylemişti. Ona basit bir şey hatırlattım: Bir çip veri gönderiyorsa mutlaka bir sinyal yayar ve bu sinyal elektromanyetik bir dalga olmak zorundadır; onu en sıradan bir alıcıyla bile yakalayabiliriz. Cevabı çok özgüvenliydi: “Hayır, o çip dünyada olmayan bir elementten yapılmış.” Sanki bilinmeyen bir element, elektromanyetizmanın yasalarını yürürlükten kaldırabilirmiş gibi. Oysa evrenin her köşesinde aynı fizik yasaları geçerlidir; bir hidrojen atomu Dünya’da nasıl davranıyorsa milyarlarca ışık yılı ötede de öyle davranır. Bilinmeyen bir madde yeni özellikler taşıyabilir, ama fiziğin temel yasalarını topyekûn askıya alamaz. Bu, satranç taşlarının şaşırtıcı bir hamlesini değil, tahtanın aniden dama tahtasına dönüşmesini beklemektir.

DÜŞÜNME BİÇİMİ

İşin özü şu: Komplo teorisi bir bilgi eksikliği değil, bir düşünme biçimidir. Karmaşık ve belirsiz bir dünyada, her şeyi açıklayan basit ve kesin bir hikâye sunar. Enflasyonun, savaşların, salgınların, hatta kişisel talihsizliklerin ardında görünmez bir plan olduğunu söylemek, bunların çoğunun sadece rastlantı, karmaşıklık ve sistemlerin öngörülemezliği olduğunu kabul etmekten psikolojik olarak daha rahatlatıcıdır. Portal hikâyesi de tam olarak bunu yapar: Anlaması yıllar süren kuantum renk dinamiğini, süper iletken mıknatısları, kriyojenik soğutmayı öğrenmek yerine, “kapı açtılar” demek çok daha kolaydır. Bir tarafta yıllarca emek, matematik ve tereddüt; diğer tarafta tek cümlede her şeyi açıklayan bir kestirme yol.

KOMPLONUN KİBRİ

Dikkat ederseniz gerçek bir fizikçi konuşurken sürekli “henüz bilmiyoruz”, “bu bir olasılık”, “veriler şunu gösteriyor ama kesin değil” der. Çünkü bilim doğası gereği tereddütlüdür; her cevabın kenarında bir hata payı taşır. Komplocu ise hiç duraksamaz. İnsan bir konuyu ne kadar az biliyorsa, o konuda o kadar keskin konuşabiliyor. İşte bilimin alçakgönüllü kuşkusu ile komplonun kibirli kesinliği arasındaki bu uçurum, ikisini ayıran en net çizgidir.

Yerden bırakılan taşa geri dönelim. O taşın düşüşünü Galileo dört yüz yıl önce ölçtü, Newton yasalarla açıkladı, biz bugün lisede öğreniyoruz. Bu bilgi kimseden saklanmıyor; CERN’in her çarpışma verisi, her bakım takvimi açık makalelerde ve kurumun kendi sitesinde duruyor. Merak eden herkes bakabilir. Ama komplocu bakmaz, çünkü aradığı cevap değil, zaten inandığı hikâyeyi doğrulayacak bir işarettir. Belki de asıl portal, bir insanın “bilmiyorum ama öğrenebilirim” diyebildiği andır. O kapı açıldığında arkasında ne uzaylı ne gizli bir el bulursunuz; sadece anlamayı bekleyen, muazzam ve gerçek bir evren. Ve onu anlamak için hiçbir sihre değil, yalnızca o 10 metreden düşen taşı gerçekten merak etmeye ihtiyacınız var.



Source link

CERN’de portal mı açıldı? CERN bu yüzden mi kapatıldı?
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

ANW ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.